Zünnûn-ı Mısrî
Zünnûn-ı Mısrî

Mısır mâneviyat büyüklerinden Zünnûn-u Mısrî, İslâm’ın örnek simalarından biridir. Hayatı boyunca İslâmi fazîlet ve meziyetlerin tatbik ve takipçisi olmuş, her şeyden önce kendi nefsini îkaz ve iknâ etme cihadı içinde bulunmuştur. Evliyânın büyüklerinden olup, künyesi, Ebü’l-Feyz, Asıl adı Sevbân bin İbrâhim’dir. Lakâbı Zünnûn (balık sâhibi, balıkçı) dur. H.155 (M.772) yılında Mısır’ın İhmîm (Ahmîm) şehrinde doğmuştur. Nûbe asıllı olduğu söylenir. H.245 (M.859) senesinde Mısır’ın Cîze şehrinde vefât etmiş, Amr bin Âs’ın yanına defnedilmiştir.

Zünnûn el-Mısrî Suriye’ye, Mekke’ye ve Yemen’e seyahat etmiş, buralarda tanıştığı İmam Mâlik, Süfyân b. Uyeyne, Leys b. Sa’d ve Fudayl b. İyâz gibi âlim ve sûfîlerden hadis nakletmiştir. Tasavvuf yolunda faydalandığı kişiler arasında Kayrevanlı Şakırân (Şukrân) b. Ali el-Âbid (ö. 186/802) ve Ahmed b. Hadraveyh el-Belhî’nin hanımı Fâtıma en-Nîşâbûrî (ö. 223/838) en meşhurlarıdır. Mısır’da tasavvufa ve hikmete dâir sohbetler yapmaya başlayan Zünnûn iki grubun eleştirisiyle karşılaşmıştır. Abdullah b. Abdülhakem’in başında bulunduğu Mısırlı Mâlikî fakihleri onu daha önce duyulmamış tasavvufî konuları anlatmakla suçlamış; Mu’tezile âlimleri ise kendisini, “Kur’an mahlûk değildir” dediği için eleştirmiştir. Bu eleştiriler yüzünden 228’de (843) Mısır’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Ardından tekrar Mısır’a döndüğünde bu defa devrin idârecilerine şikâyet edilmiş ve 244 (858) yılında tutuklanarak Mısır’dan Bağdat’a götürülmüştür. Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah’ın Sâmerrâ’daki sarayında sorguya çekildiğinde; yaptığı açıklamalardan memnun kalan halife onu ödüllendirerek Mısır’a gitmesine izin vermiştir. 

Mısır’da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Tasavvuf ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır’da yayılmış ve nice kimsenin dünya ve âhiret saadetine kavuşmasına  sebep olmuştur. Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes’tir. Onun eseri Muvattâ’yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil’den öğrenip, kemâle ulaşmıştır.

Zünnûn-i Mısrî, Cenâb-ı Hakk’ın âşığı idi. O’nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi. Bu cihadı sırasında kendisinden birtakım mânevî ikramlar bekleyenler olmuşsa da. O, böyle mânevi sırları lâyık olana vermeyi esas almış, nefislerinin kötü tazyik ve tesirinden kurtulma cihadını henüz verememiş olanlara lâyık olmadıkları mânevî sırları ifşâ etmemiştir. Zünnûn’a göre; avam günah işlediği, havas gaflete düştüğü için tövbe eder. Kendisine ârifin kim olduğu sorulunca: “Buradaydı, gitti” diye cevap vermiş, bununla Allah’ı tanıyan kişilerin her an mânen ilerlemekte olduklarını ve uzun süre aynı hâl üzere kalmadıklarını ifâde etmiştir. Diğer bir rivâyete göre bu soruya, “Bulunan ve ayrı olan” diye cevap verdiği, bu sözle, “Ârif bedeniyle insanlar arasında bulunan, ama gönlü onlardan ayrı ve Allah ile birlikte olan kişidir” demek istediği nakledilir. Hücvîrî’nin Keşfü’l-mahcûb’da naklettiğine göre Nil nehrinde gezinti yapmak için bir tekneye binen Zünnûn ve arkadaşları başka bir teknede taşkınlık ve dine aykırı işler yapan bir grup görünce arkadaşları ona, “Ey şeyh! Dua edin de bunların hepsi suya batsın, böylece onların şerri ve uğursuzluğu toplumdan uzak olsun” demişler, Zünnûn ellerini açıp, “Yüce Allah’ım! Bu insanlara dünyâda hoş bir hayat nasip ettiğin gibi âhirette de hoş bir hayat bahşet” diye dua etmiş, arkadaşları bu sözlerine şaşmış, teknedekiler ise yaklaşıp Zünnûn’u görünce ağlamaya başlamış, tövbe ederek iyi birer insan  olmuştur.

Zünnûn, “Üç yolculuk yaptım, bu yolculuklardan üç ilim getirdim. İlk yolculuğumdan getirdiğim ilmi avam ve havas kabul etti; ikinci yolculuğumdan getirdiğimi havas kabul etti, avam reddetti; üçüncü ilmi ise hiç kimse kabul etmedi” dediği nakledilir. Zünnûn’a göre üns’ün en aşağı derecesi kulun ateşin içine atılması, fakat bu hâlin bile ünsiyet edip sevdiği kişiden onu uzaklaştırmamasıdır. Zünnûn’un, “Yemekle dolu midede hikmet durmaz” diyerek az yemeği tercih ettiği nakledilir. Ona göre semâ ve mûsîkî Hakk’ın bir ilhamı olup kalbleri Allah’a (c.c.) yönlendirir. Mûsîkîyi Hak ile dinleyen kişi hakîkate erişir, nefsiyle dinleyen kişi ise zındık ve günahkâr olur. Büyük velînin yaşadığı Mısır’da bir yaz mevsiminde ciddi bir kuraklık hüküm sürmeye başlamıştı. Bağ, bahçe susuzluktan kurumuş, hayvanlar bile otlayacak tek kök yeşilliğe hasret kalmıştı. Bu yüzden bütün Mısır halkı kırlara çıkmış, yağmur duâları yapmış, ama bir türlü bekledikleri rahmete kavuşamamıştı. Bir gün Zünnûn’a gelen biri bir ricâda bulunup:

“Efendim, günlerdir çıktığımız yağmur duâmız kabul olmadı. Bir türlü rahmete kavuşamadık. Söylendiğine göre içimizde bir günahkâr varmış. Onun yüzünden yağmur duâmız kabul olmuyormuş. Siz keşfedebilirsiniz bu adamı. Lütfen bir murâkabeye varsanız da, o adamı keşfedip, içimizden uzaklaşmasını temin etseniz, onsuz duâmızı yapsak…”

Zünnûn bunu gönülden kabul eder. Fakat o günden sonra da, büyük velîyi kimse Mısır’da göremez. Aradan aylar geçer, kuraklık biter, yağmurlar bereketli damlalarıyla Nil sahrasını sular, sıkıntı sona erer. İşte bundan sonra büyük velî Mısır’da peydah olur.

Onu görenler kendisine hasretle sarılır, merakla sorarlar:

“Efendi Hazretleri nerelerde idiniz, sizi merak ettik doğrusu?” Zünnûn hâlisâne cevap verir:

“Birazcık Mısır’dan uzaklaşmak ihtiyacı duydum da.”

“Neden?”

“Çünkü günahkâr bir adam yüzünden yağmur duânız kabul olmuyordu. Düşündüm, içinizde nefsimden başka günahkâr bulamadım. Çıkayım da, duâlarının kabulüne bâri mâni olmayayım, dedim. Nitekim ben ayrıldıktan kısa bir müddet sonra duânız kabul olmuş olacak ki, yağmur yağdı, kıtlık sona erdi. Ben de geldim.”  

Zünnûn şöyle irşâd olmuştur: İki gözü görmez bir kuşcağız ağaçtan yere indi. Gagasıyle yeri eşerek altın bir kutu çıkardı. İçindeki soyulmuş susamdan doyuncaya kadar yedi. Tekrar altın bir kutuyu aynı şekilde gagasıyla eşerek çıkardı. Bunun içinde su vardı. Doyuncaya kadar içti. Gagasıyla kutuları gömdü. Kuş yerine gidip oturdu.Topraktaki eşilen yerler de belirsiz oldu. Bu hâli gören Zünnûn Hak’ka tevekkül etti. Birkaç menzil gitti. Bir virânede dervişler gördü. O gece orada yattılar. Zünnûn bir küp altın buldu. Ağzının tahtadan kapağı üzerinde Allah yazılıydı. Altınları dervişlere dağıttı. Tahtayı kendi alıp, o gece de orada yattı. Uyandıkça tahtayı öpüp başına koyup, gözlerine sürüyordu. Rüyasında bir nida geldi.

“Yâ Zünnûn! Yaranların altın ve cevherler aldılar. Sen benim adımı aziz tuttun, öpüp başına koydun. Ben de seni dünya ve âhirette aziz kılarım” buyruğu ile uyandı. Gönlü, içi tamamen nur oldu.

Zünnûn bir gün bir gemiye bindi. Gemide bir bezirgânın cevheri kayboldu. Gemidekiler İttifakla Zünnûn aldı dediler. Onu çok hırpaladılar, incittiler: Zünnûn denize baktığında, balıklar başlarını denizden çıkardılar. Ağızlarında birer cevher vardı. Zünnûn bir cevher aldı ve Bezirgâna verdi. Gemi halkı bu kerâmeti görünce ayağına kapanıp, özür dilediler. Bu sebepten ona Zünnûn dediler. (Zünnûn balık sâhibi demektir.)

Kulu hâlıkına eriştiren sıdk ve halvettir buyurmuştur. Dünyâdan göçtüğünde, o gece yetmiş velî gördüler ki, iki cihan fahri Efendimiz (s.a.v) peygamberlerle Zünnûn’a karşı geldi. “Allah dostu geliyor istikbâl edelim” buyurdular ve tâ ki yeşil yazı ile “Zünnûn-ı Mısrî Allah-u Teâlâ’nın dostudur ve Allah aşkına can vermiştir” yazılı sancakla yanlarına vardı. Cenâzesini götürürlerken hava çok sıcak idi. Bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti. Bu sırada ezan okunuyordu. Müezzin şehâdet kelimesini söylerken cenâze parmağını çıkarıp kaldırdı. Bütün halk o ânı görünce feryad ü figan eylediler. Birçok münkirler tövbe eylediler. Kabre koyduklarında kabir üzerinde nur eksik olmadı. Zünnûn-i Mısrî’ye; “Kul hangi sebeple Cennet’e girer?” diye sorulunca; “Beş şeyle: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allah-u Teâlâ’yı anmak, yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek.” buyurdu. “Allah korkusunun alâmeti nedir?” denilince; “Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır” cevabını verdi.

“Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?” diye sorduklarında; “Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman” diye cevap verdi.

“Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?” diye sorduklarında; “Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur’ân-ı Kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak” cevabını verdi.

“Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; taattan (ibâdetten) tat, haz almaz. İkincisi; Allah-u Teâlâ’dan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkata ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.”

“Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.”

“Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felâh bulamaz.”

“Sabır, Allah-u Teâlâ’nın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsan ettiği zaman, zengin görünmektir.”

“Allah-u Teâlâ’yı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamber Muhammed aleyhisselâma uymaktır.”

“Kanaat eden rahat bulur, üstün olur.”

“Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.”

“İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi ayıbını görmez.”

“Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.”

“Sevgi seni konuşturur, korku rahatsız eder, hayâ susturur.”

“Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allah-u Teâlâ’yı anmıyorsa, bilesin ki, Allah-u Teâlâ onu sevmiyor.”

   Eserleri:

   1.el-Kasîde fi’s-san’ati’l-kerîme. (Kimya ilmine dairdir)

   2. Risâle fî ‘anâsıri’s-selâse

   3. Risâle fî havâssi’l-iksîr

   4. Risâle fî tedbîri’l-haceri’l-kerîm

   5. Risâle fi’l-hacer

   6. Risâle fi’s-san’a

   7. Sıfatü’l-mü’min ve’l-mü’mine.  

İslâm’a hizmet amacıyla hazırlanan Âşıkâne Dergisi, îmân ve tasavvuf bilgilerini aşkla kaleme alan, Uşşâkî Vakfı tarafından yayımlanan bir Uşşâkî Vakfı Kültür eseridir. Âşıkâne Dergisi’nde yayımlanan yazıların telif hakkı yine Âşıkâne Dergisi’ne aittir. Derginin imtiyaz sahibi, Uşşâkî Vakfı’dır. Bakınız: www.ussaki.com,www.ussaki.org.tr