Vuslat
Vuslat

Vuslat, yâni “âşık ile mâşuğun kavuşması”; ölüm ile ten kafesine mahkûm edilmiş, Allah’a (c.c.) âit özellikler taşıyan, bir nefha-i ilâhî olan rûhun tekrar aslına dönerek mâşuğa kavuşmasıdır. Âşığın mâşukuna kavuşması demek, nûrun nûra ulaşmasıdır. Mü’minler için ölüm, beşerî nasiplerin en büyüğü olan ilâhî vuslatın ilk merhalesidir.

O, Allah (c.c.) dostları, Mecnun gibi firkat ateşinin tesiriyle yanıp tutuşurlar. Vuslat hasreti, asıl vatan olan ruhlar âlemindeki yakîn hâline tekrar ulaşabilme içindir.

Allah (c.c.) dostları, Hz. İbrâhim (a.s.) gibi: ‘Şüphesiz ben sâdece hak dîne (tevhîde) boyun eğip yüzümü gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a (c.c.) çevirdim’ ifâdelerinde yer alan vuslat olgunluğuna kavuşurlar. Hz. Mevlânâ; Vuslata erdirecek ölüm dahi olsa bu tecrübeyi sevgiliye kavuşma fırsatı olarak görür. Âşıkta firkat ateşi, vuslata ulaşıncaya kadar devam etmektedir. Ezelde Rabbi’nden ayrılan rûhun ıstırâbıyla başlayan bu ayrılık ateşi ancak vuslatın teskin edici özelliğiyle sona erebilecektir. Firkat ateşinin yüreklere verdiği hasret rüzgârlarının yerini vuslat sükûnetinin alması için ölümle gelecek vuslatı, âşık hiç düşünmeden kabul eder.

Hakîki vuslata erebilmek için ölümü aşılması gereken bir engel olarak görenlerden birisi de Hz. Mevlânâ’dır. Bu sebeple ayrılığın acısına dayanamayan âşık, rûhunun aslî vatanına yaptığı çağrıya kulak verir.

Ölümü özlemeyen aşkı anlayamaz” fikriyle hareket eden Hz. Mevlânâ’nın, gerçek vuslatın önündeki engelin ölüm olduğu ve bu engele gülümseyerek gidebilmenin gerektiği görüşündedir. “Allah’ın mevcûdiyetine iki tane ‘ben’ sığmaz. Hem sen, ben dersin hem de O; ikilik ortadan kalksın diye, ya sen O’nun gözünde ölürsün ya da O senin gözünde değerini yitirir. O’nun ne dışa yansıdığı şekliyle ne de zihinde canlandırıldığı hâliyle ölmesi söz konusudur. Çünkü O, ebedî bir hayatla dâima diri olandır. O’nun ölmesi mümkün olmadığına göre, sen öl ki, O sende ortaya çıksın ve ikilik kaybolsun!” buyrulmaktadır. Dolayısıyla âşık, bu halden bir an önce kurtulup vuslatın engin ve güvenli sularına kendini bırakır. Âşık, aklın değil aşkın kılavuzluğunda vuslat şerbetini içebilmek için ten kafesinden kurtulur, kesret deryâlarını bir bir aşıp vahdet sırrına ererek yaratıcısına vâsıl olur. Onlara göre ölümü özlemeyen aşkın ne olduğunu tam mânâsıyla anlayamaz. Onlar bu kanaatleri ile geçici olanın değil bâkî olanın sevgisini hedeflerler. Allah’ı (c.c.) seven, Allah’ın (c.c.) da kendilerini sevdiği seçkin kullar için ölüm, sevenlerin kavuşmasını sağlar. Cenâb-ı Hakk, sevgilisi Hz. Muhammed’e (s.a.v) sormuş: Dünya hayatını mı, yoksa Dost’un katında olmayı mı tercih ediyorsun? Seni muhayyer bıraktım, tercihini yap.İşte o zaman Peygamberimiz Refîk-i A’lâ’yı (En yüce Dost’u)! demiş ve son nefesini vermiştir. Ölümü hoş karşılamak, Allah’ı (c.c.) sevmenin, O’nun râzı olacağı bir hayat sürmüş olmanın ve O’na kavuşma arzusunun bir tezâhürüdür. Nitekim Yüce Allah, Kur’an’da, “…Eğer sâdık iseniz ölümü temenni ediniz.” (Bakara, 94.) buyurmuştur. Dünya zindandır. Vefat eden bir Mü’min, bu zindandan kurtulmuştur.

Bir hadiste Hz. Peygamber: Dünya Mü’min için zindan, kâfir için Cennettir. (Müslim) demiştir. Dünya bir kafes, ruh da içinde kuştur. Ölen ruh, kafesten çıkmış, özgürlüğüne kavuşmuş ve ebediyet semâsına uçmuştur. Ruh bedende tutsaktır; ölümle hürriyetine kavuşur. Ruhun esas mekânı ruhlar âlemi ve bezm-i elesttir. Asli vatanından bu dünyâya geçici olarak gelmiştir ve esas vatanın özlemi içindedir; burada gariptir, âit olduğu diyarın hasretini çekmektedir

Hz. Mevlânâ: “Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür” buyurmuştur.

Olmaz aslı hiç vatan

Bizlere bu dâr-ı gurûr

Vaktidir kim edelim

Hâlik’a tahsili huzur

Sıddîk Nâci Eren Hz.