Ahmed-el Bedevî Hazretleri
Ahmed-el Bedevî Hazretleri

Aktab-ı Erbaa’dan (Dört Kutub) birisidir. (Abdülkâdir Geylânî, Ahmet-er Rifaî, Ahmed-el Bedevî ve İbrâhim Dussukî)

Mısır’daki evliyânın büyüklerinden olup, hem şerif hem seyyiddir. Yâni Peygamber Efendimizin mübârek torunları Hasan ve Hüseyin’in neslindendir. Babası Ali bin İbrâhim, annesi Fâtıma binti Muhammed olup, 1199 (H. 596) senesinde Fas’da doğmuştur. 1276 (H. 675) senesinde Mısır’da, Tanta şehrinde vefat etmiştir. Kabri şerifi Tanta’dadır. Seyyid Ahmed-el Bedevî’nin (r.a.) dedeleri 692 (H. 73) senesinde Arabistan’dan hicret edip, Fas’a yerleşmiştir. Sonradan babası, gördüğü bir rüya üzerine, 1206 (H. 603) senesinde Fas’dan çıkıp, 1210 (H. 607) senesinde ecdâd beldesi olan Mekke-i Mükerreme’ye dönmüş, ölünceye kadar orada kalıp ve orada vefat etmiştir. Kabri, Mu’allâ kabristanlığındadır.

Ahmed-el Bedevî Hz. Mekke-i Mükerreme’de yetişti. Cesâret ve yiğitliği ile tanındı, öte yandan ilim tahsil edip, Kur’ân-ı Kerîm’in kırâat şekillerini yâni Kırâat-ı Seb’a’yı öğrendi. Silsile yoluyla Ebü’l-Hasen-el Şâzilî, Seyyid Ahmed-er Rıfâî, Hasen-el Basrî (r.a.) ve Resûlullah Efendimize ulaşan âlimlerden ilim öğrendi. Çeşitli yollardan Resûlullah Efendimize varan hocalarının silsilesi, Tuhfet-ür-râgıb isimli eserde uzun yazılmıştır. İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük âlimlerin sohbetinde bulundu. Fıkıh ve diğer ilimlerde yetişerek âlim oldu. Binlerce velî yetiştirdi.

Seyyid Ahmed-el Bedevî (r.a.) şöyle anlatır: “Kâbe-i muazzama etrafında uyuyordum. Gizliden bir ses bana; “Uykudan uyan; Allah-uTeâlâ’nın bir olduğunu zikret! diyordu. Bu nasihatlere uyarak ve gayret ederek, Allah-u Teâlâ’nın izni ve ihsânı ile nice güzel hâllere ve yüksek derecelere kavuştum.”

Ahmed-el Bedevî (r.a.), kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terketti. Üst üste gördüğü rüya üzerine Medîne-i Münevvereden ayrılarak Irak’a gitti. Orada; Ahmed er-Rıfâî, Abdülkâdir-i Geylânî, Hallâc-ı Mensur, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî (r.a.) gibi evliyânın kabirlerini ziyâret etti. 1236 (H. 634) senesinde rüyasında, Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işâret olundu ve yola çıktı. Kahire’ye geldiğinde, Mısır sultânı Baybars, askeri ile karşıladı, çok hürmet etti ve husûsî misâfirhânesinde ağırladı. Sonra da talebeleri arasına katıldı.

Ahmed-el Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhur oldu. Tanınan ve büyük bilinen âlimler bile gelip talebesi oldular. Devamlı zikir ve murâkabe hâlinde olup, her an Allah-uTeâlâ’yı düşünür ve bir ân hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini isteyenlere; “Beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hûrilerinden başkası ile evlenmek istemem” derdi. Dünya ile alâkası yâni dünya malının, kalbinde yeri yoktu.

Büyük hadis ve fıkıh âlimi İbn-i Hacer Askalânî hazretlerine, “Seyyid Ahmed-el Bedevî hakkında ne buyurursunuz?” diye sorulduğunda: “O, Ebü’l-Fityân Ahmed bin Ali’dir. Çok heybetli bir zât idi. Kimse yüzüne bakmağa cesâret edemezdi, bunun için yüzüne iki kat peçe (nikâb) örter ve öyle gezerdi. Bu sebeple Bedevî denilmiştir” buyurdu.

Kur’ân-ı Kerim’i çok okur, okurken hâlden hâle geçerdi. Şafiî mezhebinde olup, fıkıh ilminde âlim idi. Önceleri, çok cesur, atılgan, şecâatli bir mîzâca sâhip idi. Kendisine eza edilince karşılık verirdi. Bunun için Attâb diye tanınmıştır. Sonraki hâllerinde ise, gayet sükût ve sükûn üzere bulundu. Bu hâlinde o derece ileri gitti ki bir şey söylemezdi. Şâyet söylenmesi gerekirse, işaretle anlatırdı.

Her an Allah-u Teâlâ’yı düşünür, O’nun muhabbetinin ve heybetinin tesiri ile kendinden geçerek gözlerini semâya diker, gece-gündüz öyle kalırdı. Kırk gün ve daha ziyâde bir şey yiyip, içmez ve uyumazdı. Gözlerinin karası bir ateş koru hâlinde idi.

Talebelerine teveccüh ederek (kalp yoluyla) terbiye eder ve konuşmazdı. Halîfesi Abdül’âl, dışarıdan, câhil, manevî terbiyeden mahrum, gâfil bir kimseyi onun huzuruna getirince, Hazret bir kere nazar buyurmakla, o kimse, mânevî hâller ve yüksek derecelere kavuşurdu. Hazret, umumiyetle evin damında bulunur, orada ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Bunun için talebelerine Sütûhî veya Eshâb-ı Sath denirdi.

Kerametleri pek çoktur. Dillerde dolaşanları ve kitaplarda yazılanları toplansa, cildler doldurur. Bâzıları şunlardır.

Bir adam omuzunda süt dolu kap ile Ahmed-el Bedevî hazretlerinin yanından geçiyordu. Hazret parmağı ile kabı işâret eder etmez, kap yere düşüp süt tamamen döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde bir yılan gördü. Bu hâle çok sevindi. Çünkü kendisi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allah-u Teâlâ’ya hamd ve Ahmed-el Bedevî hazretlerine teşekkür etti.

Bir gün kendi gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedâvi için bir çocuktan yumurta istedi. Çocuk; “Elinizdeki yeşil değneği bana verir misiniz?” deyince, verdi. Çocuk, annesine giderek; “Dışarda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedâvi için benden bir yumurta istedi ve bu değneği verdi” dedi. Annesi; “Evimizde yumurta yok” dedi. Çocuk gidip durumu bildirdi. O da; “Git, falan yerde vardır” buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta ile dolu buldu. İçinden bir yumurta getirdi. O günden sonra Hazrete talebe olan, yanından hiç ayrılmayan ve büyük evliyadan olan bu zât, Abdul’âl idi. Vefatından sonra da Seyyid hazretlerinin halîfesi oldu. Dedi ki: “Hocam Ahmed-el Bedevî’ye kırk sene hizmet ettim. Bir an Allah-u Teâlâ’ya ibâdetten uzak kaldığını görmedim.”

Beyrutlu bir cemaat şöyle anlattı: “Biz on iki kişi idik. Fransızlar bizi esir edip memleketlerine götürdüler. En ağır işlerde çalıştırmaya başladılar. Bir müddet sonra dayanamayacak hâle geldik. Allah-u Teâlâ, Seyyid-i Bedevî’den yardım istememizi hatırımıza getirdi. Biz de; “Ey Seyyid Ahmed-el Bedevî! İnsanlar, senin esirleri Allah’ın (c.c.) izni ile memleketlerine gönderebileceğini söylüyorlar. Resûlullah Efendimizin yüzü suyu hürmetine bizim memleketlerimize dönmemize vesîle ol!” diyerek yardım istedik. Bir anda kendimizi, daha önce hiç bilmediğimiz ve üzerinde bizlerden başka kimsenin bulunmadığı bir binek üzerinde gördük. O vâsıta ile ayrıldık. Başımızdaki nöbetçilerin hiç biri bizi göremedi. Farkedince bize yetişemediler. O hazretin bereketi ile memleketlerimize varıp kurtulduk.”

Hazretin nasihatleri şöyle idi: Dâima abdestli olmak. Her hâlde Allah-u Teâlâ’dan râzı olmak. O’ndan gelen her şeye rızâ göstermek, inanmak. İnsanların ellerinde olan şeylerde gözü olmamak. Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yapmakta yarış etmek, gevşeklik göstermemek. İnsanlara karşı şefkatli, merhametli ve mütevâzı olmak, şeytanı düşman bilmek. Eziyetlere sabretmek. Allah’ı (c.c.) zikretmek sâdece dil ile değil, kalb ile de zikretmek ve hazır bir kalb ile bir an bile gâfil olmaktan sakınmak! Zîra, gaflet kalbi katılaştırır. Sabretmek ve hükmüne rızâ göstermek. O’nun emrine teslim olmak, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duymak. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak, dünyevî arzu ve istekleri terk ederek, nefse karşı durmak. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tane helâli bile terk etmek.

Tefekkür etmenin hakikati ise: Allah-u Teâlâ’nın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat zâtı hakkında düşünmemektir. Birine bir musîbet gelince, sakın sevinme! Gıybet ve dedikodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni ve zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermeyene ver. Sâdık olan fakir, hiç kimseden bir şey istemez. Eğer kendisine bir şey verilirse, teşekkür eder, verilmezse sabreder. Sünnet-i seniyye üzere yürür. Bunlar bizim yolumuz üzere yürüyenlerin alâmetleridir. Yalan konuşmamak, kötü iş ve sözde bulunmamak, haramlara bakmamak, madden ve mânen temiz olmak, Allah’tan (c.c.)  korkmak, zikre ve tefekküre devam etmek yolumuzun esaslarındandır. İlmi olmayan kimsenin dünyâda ve âhirette de hiç bir kıymeti yoktur. Hilmi yâni yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. İnsanlara şefkat etmeyene, Allah (c.c.) katında şefaat yoktur. Sabırlı olmayana işlerinde selâmet yoktur. Takvâsı olmayan (yâni Allah’tan (c.c.) korkmayan) haramlardan sakınmayan kimsenin, Allah (c.c.) indinde hiç bir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayanın Cennette yeri yoktur, buyurdu.

Ahmed-i Bedevî’nin (r.a.) Tanta’daki türbesinin bulunduğu câmi-i şerîfde her sene Rebî’ul-evvel ayının birinci Cuma gecesi mevlid okumak âdet olmuştur. Uzaktan yakından çok kimse gelip, hürmet ve saygı ile mevlid-i şerîf dinlerler.

Türbesinin kubbesinde, Resûlullah Efendimizin mübârek ayak izlerinin bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle güzel yerleştirilmişti ki, içeri girenler, önce bu taşı görürler, bundan sonra Seyyid hazretlerini ziyâret ederlerdi. Bâzı kimseler, bu taşın alınarak müzeye konmasını ve burada bırakılmamasını istediler. Zamanın idarecilerini de ikna edip, taşı müzeye nakletmek için teşebbüse geçtiler. O kadar uğraşmalarına rağmen, taşı yerinden ayırmak mümkün olmadı.

İslâm’a hizmet amacıyla hazırlanan Aşıkane Dergisi, iman ve tasavvuf bilgilerini aşkla kaleme alan, Uşşaki Vakfı tarafından yayımlanan bir Uşşaki Vakfı Kültür eseridir. Aşıkane Dergisi’nde yayımlanan yazıların telif hakkı yine Aşıkane Dergisi’ne aittir. Derginin imtiyaz sahibi, Uşşaki Vakfı’dır. Bakınız: www.ussaki.com,www.ussaki.org.tr