Sıddîkâne Çıkılan Hak Yolda Nice Hikmetli Yıllara...
İcâzet
İcâzet

       İcâzet, lügat mânâsıyla cevaz kelimesinden mastar olup, bir şeyi uygun ve mâkûl görmek, izin, ruhsat, müsaade/destur vermek anlamına gelir. İcâzetname ise; Arapça-Farsça bir terkip olup, Ulûm-ı Diniye’de ve meşk ilminde tahsilini tamamlayanlara imtihan sonrasında verilen mezuniyet belgesi, izinnâme ve şahadetnâme için kullanılır.   
Osmanlı döneminde medrese usulüne göre, okuduğu dersleri tamamlayan talebeye, hocası tarafından, çalıştığı sanatı öğrenen çıraklara üstatlarınca belge düzenlenirdi. Buna “icâzetnâme” denirdi ki, izin kâğıdı mânâsına gelmektedir.

       Fıkıh lisanında icâzet ise, durumuna göre kısımlara ayrılır. Bir kimseden herhangi bir işle ilgili olarak, izin ve ruhsata delâlet eden bir fiil ve hareketin meydana gelmesine, “fiilî icâzet” denir. Bunun gibi, kişinin bir şey hakkında “izin verdim” demesine de, “sözlü icâzet” tâbir edilir.

       Tarikatlarda icâzet ise, mürşidin mânevî sahada terbiye edip yetiştirdiği dervişe gerek sözlü, gerekse yazılı olarak verdiği izindir. Bir başka ifâdeyle, mânevî mertebeye ulaşan müridlerin, yetkili oldukları görevleri göstermek için verilen bir belgedir. İslâm Hukukunda belge özelliği taşıyan icâzet, verilen kişinin hizmet alanını ve yeteneklerini tespit eden bir delildir. İlmî, tasavvufi icâzet yanında meslek ve sanat erbâbı için de icâzet verilmiştir. Bu usul çok eski devirlerden beri tasavvufta kabul görmüştür. Tarikatlarda verilen yazılı ve mühürlü belgeye icâzetnâme veya meşihatnâme, halîfelik için verilene ise hilâfetnâme denir.  Halîfe, tasavvufi meşreplerde kemâle erişip nefis terbiye ve tezkiyesi hususunda mürşid-i kâmilin yerine kâim olan şahsa verilen sıfattır. Bu belgeleri alanların tekkeleri ve faaliyetleri, mensûbu bulunduğu tarikatın merkez tekkesi (âsitâne) tarafından denetlenir. Müstakil ve sorumsuz hareketine izin verilmez. Zâviyelerde görev yapacak şeyh efendilerin yetkili olmaları, merkez dergâh (âsitâne) onayı, yâni tastîki ile gerçekleşir. Âsitâne mührü ile tastik edilmeyen yetkiler geçersiz olup şeyhlik yapamazlar. Zâviye şeyhleri vefat ettiğinde, yerine geçecek şeyhi ya o zâviyedekilerden veya dışardan âsitâne tâyin eder.

       İki türlü icâzetnâme vardır. Birisi; şeyhin hayatıyla sınırlı olmak üzere verilen olup, icâzetin hükmü, şeyhinin vefâtıyla sona erer. Bunlar, irşad için veya şeyh adına bâzı görevleri yapmak için, metninde yapmaya yetkili olduğu görevleri belirten icâzetnâmelerdir. Bu icâzetnâmelerde, verilen kişinin yetkileri belirtilir. İcâzetnâmeyi alan kişi belirtilmeyen yetkileri kullanamaz. İcâzet sâhibi şeyhinden sonra müstakil hareket imkânına sâhip değildir. Aksine, âsitâne denilen merkez tekkenin, ya da şeyhinin yerine postnişin olan halîfeye tâbi olur. İkincisi ise; Hilâfet-i kâmiledir. Şeyhinden sonra da müstakil hareket imkânı sağlayan ve sâhibinin seyr u sülûkunu ikmal ettiğini gösteren vesîkadır.

       Şeyhi adına irşad faaliyetinde bulunan ve şeyhinin sırlanmasından sonra yerine geçen kimse demek olan halîfe, insân-ı kâmil anlamında bir tasavvuf terimidir. Sözlükte “arkada olmak, birinin arkasından gelmek, yerine geçmek” anlamlarına gelen half kökünden türetilmiş olan halîfe, “birinin yerine geçerek işini, görevini devam ettiren” şeklinde açıklanır. Bir kimsenin diğer bir zâtın yerini tutmasına hilâfet, kişiye de halîfe denir. Halîfe olan kimseye “hilâfetnâme” verilir. Hilâfetnâme tüm yetkiler için verildiği gibi, icâzetnâme sâdece zikir telkini, rüya tâbiri, zikir halakası kurma veya ders değiştirme gibi görevlerin biri veya birkaçı için de verilebilir.

       Abdulhakim Bilvânisî (k.s.) bir sohbetlerinde, halîfelik üç kısımdır diye belirtmiştir:
Birincisi: Cenâb-ı Hakk’tan doğrudan Resûlullah’a (s.a.v) gelir, O’ndan da silsiledeki sâdâta, onlardan da hayattaki mürşide bildirilir. Mürşid de halîfelik emri gelen kişiye tebliğ eder. Bu kişi bu emri reddedemez. Bu özellikteki kişi seyr u sülûkunu bitirmiştir.
İkincisi: Mürşid, kendi şeyhi veya silsiledeki başka meşâyihlerle istişâre kurarak bâzı zâtlara halîfelik verebilir. Bu zât da aynı şekilde seyr u sülûkunu tamamlamıştır.
Üçüncüsü: Mürşid; uygun gördüğü bir şahsa, kısa zamanda vazifesini tamamlatır veya onu çileye tâbi tutar veya kendi görüş ve yetkisine dayanarak icâzet verebilir.

       Ancak Resûlullah (s.a.v) emri ile verilen hilâfet makbul olanıdır.

       Hilâfetnâme veya icâzetnâme verilecek kişinin vasıfları ise:

1-Bâtınının (kalbinin) iyi hâllere kavuşmuş, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş, sabır, tevekkül (sebeplere yapıştıktan sonra, işini Allah-u Teâlâ’nın takdirine bırakma), kanâat, rızâ, teslîmiyet sâhibi olması ve dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. (Abdullah-ı Dehlevî)

2-İlmi ehliyeti olması gerekir (İlmi ehliyeti olmayanlara verilmez).

3-Sulûkunu ikmal etmiş olmalıdır.

4-Şer’i şerife ve sünneti seniyeye uygun bir yaşantısı olmalıdır.

5-Genel olarak zâhir ve bâtın ilmini kendinde birleştirmiş, diğer bir deyişle ilmiyle amil irşâda ehliyetli olmalıdır.

6-Maddi olarak alan değil, elinde az bir şey bile olsa paylaşan olmalıdır.

       Abdulhakim Bilvânisî (k.s.); “Eğer birisi şarkta, birisi garbta iki müridiniz aynı anda sekerat hâline düşmüşken ikisinin de îmanını kurtarmaya koşamayacaksanız, gidin dağda eşkıyâlık yapın, ümmetin îmanıyla uğraşmayın. Daha az günah işlemiş olursunuz” buyurduğu gibi bir duruma düşmemek gerekir. Allah (c.c.) dostları: “Eğer bu şeyhlik iddiasında bulunanlar bu işin zorluğunu bilseler, aslandan kaçan ceylan gibi bu işten kaçarlar” buyurmuşlardır.

       Bir şeyhin sağlığında görevlendirdiği pek çok kişi bulunabilir. Bunlar şeyhlerinin vefâtını müteakip hemen yeni bir kol açmak yerine, merkez tekkenin hükmüne ve şeyhin halîfesine tâbi olmalıdır. Tasavvufta şeyh ve mürşid, fıkıhta müftü (fetva makamı) konumundadır. Halîfe ise vâiz; gibidir. Vâiz müftüye bağlı olduğu gibi halîfe de şeyhe bağlıdır. Tarikat pîrleri de mezhep imamları ve müctehidler konumundadır. Bu itibarla herkesten bulunduğu konumdaki hiyerarşiye uygun hareket etmesi beklenir.

       Halîfenin mutlak (gerçek) hilâfet mi yoksa mukayyed (geçici) hilâfet mi sâhibi olduğu şeyh efendinin vermiş olduğu belge ile tespit edilmiş olması lâzımdır. Şeyh efendi vefat ettiğinde mutlak (gerçek) hilâfet sâhibi olmayan  mukayyed (sınırlı, geçici) icâzete sâhip olanlar, postnişin makamında bulunan mutlak halîfeye bağlanıp, intisaplarını yenilemeleri gerekir. Mutlak hilâfet olan, seyr u sülûk’unu tamamlamış mânevî kemâle ulaşmış, tüm yönleri ile şeyhini temsil etme hakkını kazanmış, şeyh vekili demektir. Böyle bir vekile postnişin de denir. Yerine kâim olan, yâni şeyh vefat ettiği zaman onun yerine şeyh olacak kişi demektir.

       Şeyhini bâzı konularda temsil yetkisine sâhip olanlar, zâtında kâmil olduğu kabul edilse bile şeyhi vefat ettiğinde postnişinlik yapamazlar. Çünkü tüm yönleri ile irşada yetkili değildirler.

       Mürşid-i kâmillerin eserlerinde: “Bu yüce yolda, zikir telkini, teveccüh ve irşad için ona icâzet verdim. Ancak bu icâzeti, bu yolun büyüklerinden izin aldıktan ve sünnet olan istihâreden sonra verdim…” ifâdeleri yer almaktadır. Yâni icâzetler mânevî emirle verilirler.

       Halîfe tâyin edilenlerin; Hak yoluna girmek isteyen tâliplere; zikir telkin etmesi, kalblerinde ilâhi feyze mâni olan perdelerin kalkması için onlara teveccüh ve duâda bulunması, onları irşad edip dâima ibâdet ve kulluk yolunda istikâmet üzere bulunmaları için nasihat etmesi ve yaşantısı ile onlara örnek olması gerekir.

Ayrıca bu kişilerin;

Kur’ân-ı Kerime ve Resûlullah’ın (s.a.v) sünnetine sımsıkı sarılması,

Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği inanç esaslarına göre sâliklerin inançlarını düzeltmesini emretmesi,

Hameleyi Kur’ân’a, fukahâya saygı ve ihtimam göstermesi,

Kalbini temiz tutup, mânevî kirlerden arındırması,

Yumuşak huylu, cömert, güler yüzlü, iyiliksever olması, kimseye eziyet etmemesi,

Sâliklerin hatâlarını affetmesi, küçük büyük herkese nasihat etmesi,

Düşmanlığı, hırs ve tamahı terk etmesi, kurtuluşun ancak doğrulukta olduğunu bilmesi,

İhtiyaçlarının karşılanması hususunda Allah-u Teâlâ’ya itimat etmesi,

Allah-u Teâlâ’ya yakınlığın ancak Resûlullah’a (s.a.v) tâbi olmakla gerçekleşeceğini bilmesi,

Kendisini kimseden üstün görmemesi, hatta nefsinde hiçbir varlık görmemesi,

Kendisi hakkında dedikodu yapan ve hased edenleri, Allah-u Teâlâ’ya havale edip, onlarla uğraşmaması gerekir.

       İcâzet veya hilâfetnâme, eğer yazılı olarak verilmiş ise şeyhin bunu sözle de belirtmesi münasiptir. Yalnız yazılı olarak verilmiş olanlar sahih ise de hem yazılı olarak, hem de sözle verilmiş olandan daha aşağı derecededir.

       İcâzet veya hilâfetnâmenin tahakkuku için, verilen kimsenin onu kabul etmesi şart değildir. Keza verdikten sonra şeyh’in bundan vazgeçmesi, icâzet veya hilâfetnâmeyi iptal etmez.

KAPAT