Sıddîkâne Çıkılan Hak Yolda Nice Hikmetli Yıllara...
Hakk’la Kul Arasındaki Hicâb
Hakk’la Kul Arasındaki Hicâb

       Perdenin (Hicâbın), görmeye ve görülmeye engel olma mânâsı olduğu gibi, görüntü mahallî mânâsı da vardır. Perde, ilâhî sıfatların ve isimlerin tecelli mertebeleri ve mahlûkat âleminin tabakaları mânâsına da gelir. Burada kastedilen Yüce Mevlâ ile kul arasında gerçekleri görmeye mâni olan ve mâneviyatla açılabilen perdelerdir. Bir perde ki; arkasını görmeye engeldir. Bir perde vardır ki; hayal perdesi, görüntüye sebeptir. Basîret (kalb) gözü ile de çok şey görülebilir. Perde, Hu da değil, görmeyen gözlerdedir. Günahlar, benlik ve kibirden dolayı kalbte oluşan perdeler sebebi ile gerçekleri göremeyiz.

       Her varlık bir perdedir, onda Allah’ın Hâlık (yaratıcı, var edici) ismi okunur. Hayatlar bir perdedir; Muhyi (hayat verici) ismini gösterirler. İlâhî isim ve sıfatların sonsuz tecelli mertebeleri vardır. Bunların her biri bir perdedir.

       Sûfîlere göre Allah (c.c.) ile sâlik arasındaki ilk ve en kalın perde nefis ve benliktir. Sûfîler bu perdeyi fenâ ve mahv yoluyla kaldırmaya çalışmışlardır. Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre avam için; nefse, halka ve dünyâya, havas içinse; ibâdete, sevâba ve kerâmete güvenmek perdedir. Kalbin mühürlenmiş olması kâfirler için, katılaşması münâfıklar için, kararması da Mü’minler için perdedir. Bâzı sûfîlere göre dört hicab (nefis, şeytan, dünya ve halk), bâzılarına göre yedi hicab (yeme içme, şehvet, çoluk çocuk tutkusu, mal ve makam hırsı, riyâ ve bencillik) vardır. İnsanda bu beşerî sıfatların baskın olmasına “kapanmak” yâni nefsi emmâreye teslim olmak denmektedir.

       Resûlulah (s.a.v) Müslim de geçen hadisi şerifinde buyuruyor ki: “Allah’ın hicâbı nurdur, bu hicâbı açacak olsa zâtının nurları bütün varlıkları yakar.” Bu hadis tasavvufî görüşte; “Allah’ın nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır” şeklinde rivâyet edilir. (Gazzâlî)

       Halvetiyye tarikatında seyrü sülûk yapılan yedi esmânın (Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hay, Hakk, Kayyûm, Kahhâr) yetmiş bin perdesi vardır. Kahhâr esmâsını tamamlayarak nefs-i sâfiye (kâmile) makamına erişen sâlike yetmiş bin hicab açılmış olur. Yukarıdaki hadis sûfîlerce çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Bir yoruma göre insanın kötü huyları başka bir ifâde ile madde âlemi zulmânî perde ki, bunlar “tabakat-ı mevcûdât” şeklinde ifâde edilmişlerdir. İnsanın iyi huyları, ibâdetleri ve Allah’ın (c.c.) tecellileri “esmaî ve sıfatî”  nûrânî birer perdedir. Hakk’ın her bir tecellisi aynı zamanda onun bir üstündeki tecelliyi örten nûrânî perdedir. (Hemedânî)

       Bâzılarına göre; nefis, kalb, akıl, ruh ve hafînin her birinin kendine has bir perdesi vardır. Nefsin perdesi arzular, kalbin perdesi Hakk’tan başkasını düşünme, aklın perdesi mâkuller, ruhun perdesi temâşâ, hafînin perdesi de ilâhî azamet ve kibriyâdır. (Tehânevî)

       İlâhî hakîkatlerin anlaşılmasına taklit perdesi engel olur. Hz. İbrâhim’in yıldızları, ay’ı ve güneşi görüp bunlara ‘Rabbim’ demesi nûrânî perdeleri görmesinden ibârettir. (Gazzâlî)

       Muhyiddin İbnü’l-Arabî, sonsuz olan ilâhî isimlerin her birinin bir üsttekine perde teşkil ettiğini, nefsin karanlık perdelerini riyâzetle aşan bir sâlikin nur perdelerinde de yükselmesi gerektiğini belirtmiştir. İbnü’l-Arabî’nin tâkipçilerinden Kâşânî, hicâbı; “İlâhî tecellileri kabûle engel olacak şekilde maddî sûretlerin kalbe yerleşmesi” şeklinde târif etmiş ve genellikle bu târif kabul edilmiştir.

       “Ölen veya ölmek üzere bulunan bir kimse perde açıldığı için gerçeği çıplak olarak görür” ifâde edilmektedir. İnsanla gayb âlemi arasında bulunan perde ölümle kalkar. Mutasavvıflar, “ölmeden önce ölmek” sûretiyle bu perdenin açılmasının mümkün olduğuna inanırlar. Bu yoldan perdenin açılmasına “keşf”, bu mertebeye erip gaybın esrârına vâkıf olana “ehl-i keşf” denir.

       Hadîsi şerifte; “Allah-u Teâlâ ile kul arasında, yetmişbin nûrdan perde ve yetmişbin zulmetden perde vardır. Allah dilerse bu perdeleri kaldırır” buyruldu. (Taberânî)

       Mal, mülk, menfaat, dünya sevgisi, şehvet, zulmânî; Allah’a (c.c.) âit tecelliler ise nurânî perdedir. Mevlânâ Hazretleri buyuruyor ki:

       “Hakk’a yakınlık; ne yukarı çıkmak, ne de aşağı inmekle olur. Allah’a yakınlık, ancak nefsâniyet bağından kurtulmakla olur.”

       “Kulun esas murâdı ve arzusu sâdece nefsidir. Bunun zarûrî neticesi olarak perde de, kulun nefsi ve benliği olmaktadır. Kul, nefsânî arzularından tamamen sıyrılmadıkça, Rabbinin muhabbetini kalbine yerleştiremez.”

       “Kul ile Rabbi arasındaki perde, kulun kendi nefsidir.”

       Allah’ın (c.c.) rızâsına ulaşma yolunda ilerlemeye engel olan her şeye “hicab”, yâni perde denir. Kul ile Allah (c.c.) arasında her perdenin kalınlığı yer ile gök arası kadardır. Kulun Allah’tan hicâbı yâni dâima perdeli olması nefsi yüzündendir. Allah (c.c.) aslında “zâhir”dir.

       Yüce Allah (c.c.) Bakara sûresi 115. âyette buyuruyor ki: “Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır.”

       Cenâb-ı Hakk’ın huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmânî ve nûrânî, yâni maddî ve esmaî-sıfatî yetmişbin hicabdan geçmek” gerektiği vurgulanır.

       Soframıza dizdiğimiz ni’metlerde Allah’ın Rezzak ismini çok küçük bir perdede okuyabiliriz. O anda üç dört ni’meti, yine üç dört kişi yemektedir. Şehrimizdeki yüz binlerce insanı, sofraları başında hayal etsek, Rezzak ismini daha geniş bir perdede seyretme imkânı buluruz.

       Bu perdelerin aşılması, öncelikle nefisteki engellerin kalkmasına bağlıdır. Tembelliğimizi ne ölçüde yensek, gayret vâdisinde o kadar ileri gideriz. Cehlimizi ne kadar alt edersek, ilimde terakkimiz o nispette fazla olur. Ve gafletten uzaklaştıkça huzura yaklaşırız. İnsanoğlunun aczi, kusuru, cehli kısacası bütün noksan sıfatları da o yetmiş bin perdenin kısımlarındandır.

       Allah’ın (c.c.) rızâsına ulaşma yolunda ilerlemeye engel olan her şey perdedir. Rızâ-i İlâhîye ulaşmak her türlü haramı terk etmekle mümkündür. Yalan, gıybet, zina, kul hakkı yemek gibi. Bunlar kalbinde mânevî birer hicabtır, perdedir. Bu perdeler mânâ ve önem bakımından birbirinden farklıdır. Meselâ, duvar cama göre, cam da tül perdeye göre kalın bir hicabtır. İşte kul bâzen kalın, bâzen de tül gibi ince perdeler sebebiyle Allah’ın rahmetinden mahrum kalır. Meselâ yalan kalbin üzerinde tül perde gibidir, kişiyi hakîkatten uzaklaştırır, gönül gözünü kör eder. Gıybet ise cam perde gibidir, insanı Allah (c.c.) yoluna gitmekten men eder. Zina ve haram lokma da duvar gibidir, kalbi karanlıkta bırakır.

       Allah’a (c.c.) giden yolda kalbin üzerindeki hicablar kalkmadan îman olgunlaşmaz. Kul bu perdelerden kurtulabildiği kadar ârif, kurtulamadığı kadar zâlim ve câhildir.

       Kimisi ni’metleri görür; ni’meti vereni düşünmez. Kimisi çocukları ile mağrur olur; onları veren Allah’ı (c.c.) unutur. Kimisi mala, rütbeye, ilime dalar da vereni düşünmez. Bütün bunlar değişik hicablardır ve Allah’a (c.c.) gitmesine perdedir. Maksat, sevdiğin şey yüzünden Allah’ı (c.c.) unutmamaktır. Herhangi bir şeyin sevgisinin insana Allah’ı (c.c.) unutturmaması gerekir. Bu açıdan bakınca ilim dahi insana hicabtır. Bir kulun, kendi amel ve zikrini beğenmesi de nuranî bir hicabtır.

       Hz. Yusuf (a.s.) aynaya baktı; güzelliğinden o kadar emindi ki: “Beni köle olarak satsalar, kimse benim paramı ödemeye güç yetiremez!” diye düşündü. Ama böyle olmadı. Kuyuya attılar. Köle olarak yirmi dirheme sattılar.

       Yusuf (a.s.) hapse düştüğü zaman, Mısır kralının şarapçısına, Allah’ı (c.c.) unutup da, “Efendine benden söz etmeyi unutma..” dediği için, yedi sene yatacakken on iki sene hapis yattı. Allah’tan (c.c.) değil de o kimseden medet umması hicab oldu.

       Bize verilen binlerce ni’meti, nihâyetsiz yaratma gücü ve kuvveti, sınırsız ilmi, sonsuz bir irâdesi ile yaratanı tefekkür ederek bu ni’metlerin nasıl yaratılıp, istifâdemize sunulduğunu ve sebeplerini düşünerek, bu ni’metlerden faydalanırsak bu konudaki perdeleri ortadan kaldırmış oluruz.

       Ülfet perdesi ise, sürekli gördüğümüz hâdiselerin bize ülfet verip, hakîkatin üstünde kalın bir tabaka oluşturmasıdır. Yâni ülfet, hakîkatleri görmemize mâni önemli ve kalın bir perdedir. Etrafımızda tekrarla oluşan tüm olayları gördüğümüzde, sanki çok normal bir şeymiş gibi oluşumları pek düşünmeyiz. Hâlbuki biraz tefekkür ettiğimiz zaman bu oluşumların nihâyetsiz bir ilmin, irâdenin ve kudretin mahsulü olması gerektiğini idrak edebiliriz. Netice ile sebep arasında ne kadar büyük fark olduğunu, sebep ile meydana gelen netice arasında hakîkat noktasında çok uzaklık olduğunu idrak edebilir bu perdeleri aşabiliriz. Allah (c.c.) dostları: Bir an bile Allah’tan gâfil olmadıklarını ve eğer böyle bir duruma düşerlerse hemen tövbe ettiklerini ifâde etmişlerdir.

       İnsanoğlu kalb, ruh ve akıl sahasında mesâfe kat ettikçe, farklı tecellilere mazhar olacak ve Rabbini tanıma vâdisinde her an biraz daha yol alacaktır.

KAPAT