Sıddîkâne Çıkılan Hak Yolda Nice Hikmetli Yıllara...
Kâinatın Yaratılışındaki Hikmet
Kâinatın Yaratılışındaki Hikmet

       Cenâb-ı Hakk hiçbir şeye muhtaç olmadığı hâlde kâinatı niçin yaratmıştır?

       Allah (c.c.) Peygamberimize: “Seni yaratmasaydım kâinatı yaratmazdım” buyurarak kâinatı kimin ve ne için yarattığını bildirmektedir.

       Yüce Allah (c.c.), zâtının tanınmasını ve bilinmesini istedi. İsim ve sıfatlarının tecellisi olarak kâinatı yarattı. Bir kudsî hadiste: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek ve tanınmak istedim mahlûkatı yarattım.” (Acluni, II, 132) buyrulmuştur. Yâni Allah (c.c.) kâinatı kendisini tanıtmak için yaratmıştır. Yaratılışın gâyesi ve amacı yaratıcıyı tanımaktır. Allah (c.c.) insanı da kendisini îman ile tanıması ve ibâdet ile itaat etmesi için yaratmıştır.

       Allah (c.c.) kudsî hadiste buyuruyor ki: “Mahlûkatı halkettim ki, onlar benden fayda görsünler, ben onlardan değil.

       Bütün hayat sâhiplerine bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları hayatlarının devamı ve bu âlemden faydalanmaları için çeşitli kabiliyetler ile donatmıştır.

       Yüce Hakk Zariyât sûresi 56. âyette buyuruyor ki: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

       Bu ifâde ile mahlûkunu, zâtını bilmeleri, tanımaları ve O’na ibâdet etmeleri için yaratmıştır. Allah (c.c.) kendisini gizlemiş ve eserlerini ortaya çıkarmıştır. Çünkü eser ustasını tanıtır. Amaç gizli hazinelerini ortaya çıkarmak ve o vasıta ile zâtını tanıtmak, eserini gösterip kendini gizlemektir. Cenâb-ı Hakk’ın da bu kâinatı ve içindeki varlıkları yaratması, hâşâ, ihtiyacından değildir. Bunları yaratmakla O’nun zât ve sıfatlarının kemâlinde bir fazlalaşma olduğu düşünülemez; yaratmasaydı da sonsuz kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı. Evet, mahlûkatın yaratılması ile ortaya çıkan bütün kemâller, cemâller, fayda ve güzellikler o mahlûklara âittir. Zâten kâinatı da mahlûkunun emrine vererek niçin yarattığını göstermektedir.

       Sonsuz miktarda yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin üzerimize çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle bezenip ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar mahlûka âittir.
Hakk Teâlâ, ne mevcudatın yokluktan varlığa çıkmalarına, ne meleklerin medh ü senâsına, ne de insanların ibâdet ve itaatlerine muhtaç değildir. Bunlar olsun veya olmasın. O, zâtında hamd ü senâya lâyık, eşi, misâli, dengi olmayan bir Mâbud-u Mutlak’tır.

          “Allah (c.c.) kâinatı niçin yarattı?” sorusu, O’na bir ihtiyaç izâfe etmektedir. Hâlbuki Allah (c.c.), hem zâtı, hem de sıfatları ile hiçbir şeye muhtaç değildir.

      Yüce Allah (c.c.) Âl-i İmrân sûresi 97. âyette buyuruyor ki: “Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyaç duymaz).”

       Yâni kâinatı ve mahlûkatı yaratmasıyla O’nun azamet ve kibriyâsında bir fazlalık olmamıştır; yaratmasaydı da izzet ve kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı.
Cenâb-ı Hakk âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Zâtındaki sonsuz kemâlinin, izzet ve azametinin daha üstünde bir derece, bir mertebe yoktur ki âlemleri yaratmakla kemâlini artırarak o dereceye varmış olsun. Çünkü ezelde ve ebedde mutlak varlık da, mutlak kemâl de O’na mahsustur. O halde ne noksanlaşma ne de artış düşünülemez. Mevcudatı yaratmak veya yaratmamak için hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Yaratılan her mevcut, kemâlini O’ndan almaktadır.
Âlemler O’nun icâdıyla var olduğu gibi, bütün ihtiyaçlarını da O’nun tükenmez hazinelerinden tedârik etmektedirler ve bütün kemâlâtlarını O’nun mukaddes ve ezelî kemâlinden almaktadırlar. Allah’ın (c.c.) ilmi sonsuzdur, mutlaktır. Kâinatı yaratmakla olgunlaşmış değildir. Bu âlemdeki bütün plân ve programlar, hikmet ve faydalar, hayır ve bereketler hep o ezelî ilmin tecellileridir. O ezelî ilmin, bu tezahürlere muhtaç olması elbette düşünülemez.

       Kâinatın yaratılışındaki hikmetler, esrarlar sonsuzdur. Kâinatın varlığı ile yokluğu O’nun için eşittir. Lâkin mahlûkat için, âdem ile vücud yâni yoklukta kalmakla var olmak bir değildir. Yâni ezeli mümkün olanların varlık âlemine çıkması, yoklukta kalmalarından kendileri için sonsuz derecede daha hayırlıdır. Zira yokluk sırf şerdir; varlık ise sırf hayırdır, şereftir, kemâldir. O halde mahlûkatın yaratılmasındaki bütün hayırlar, faydalar, menfaatler onlara âittir. Allah-u Teâlâ mahlûkatı lütuf ve keremi ile varlık sahasına çıkarmıştır. Yâni, onlar için şer olan yokluğu değil, hayır olan vücudu, varlığı irâde etmiştir.

       Bu kâinatın yaratılmasındaki en önemli hikmet, Allah-u Teâlâ’nın kendi mânevî cemâl ve kemâlini, yâni kudretinin harikalarını, zenginliğinin genişliğini, ihsanının meyvelerini, şefkat ve merhametinin tecellilerini kâinattaki varlık aynalarında bizzat görmek istemesidir.

       Kemâlde bir Cemâl ve Cemâlde bir Kemâl, kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi en önemli bir kâidedir. Cenâb-ı Hakk sonsuz cemâl ve kemâlini mevcudat aynalarında bizzat seyretmek, sonsuz sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ’sını tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi yaratmayı irâde etmiştir.
Esmâ-i Hüsnâ’sının kemâli mevcudatın yaratılması ile kendini gösterir. Ezeli kudretin tezahürü için böyle muhteşem, muazzam bir âlem ister. Hem madem O Zât-ı Zülcelâl’in sonsuz ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde, satırında, sayfasında binler hikmet ve maslahatlar bulunan bu kâinat kitabının yazılmasını gerektirir. Bütün ilâhî sıfatlar bu kâinatın yaratılmasını gerektirdiği gibi, bütün Esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı güzellikte, değişik mahiyette, farklı sûretlerdeki mevcudatın yaratılmasını gerekli kılar.
Cenâb-ı Hakk, sonsuz kemâldeki Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmânın tezahürünü de yâni varlıklar üzerinde tecelli etmesini de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını gerektirir. Elbette kâinatı yaratmakla lütfunu, keremini, ihsanını, ikramını onda göstermesi, kâinatı yaratmamasından daha güzeldir. Nasıl ki, bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını faydalandırması, hiçbir eser yazmamasından daha hayırlıdır. Allah-u Teâlâ’nın sonsuz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına ikram ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temâşa ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından daha hayırlı olacaktır.
Allah-u Teâlâ bu kâinat sarayını ve onda misâfir olan insan nev’ini ve bu nev’in en mükemmel fertleri olan evliya ve enbiyâyı, bilhassa risâlet görevini en mükemmel sûrette yerine getiren Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizi bu hikmetlere binâen halk etmiştir.

       Allah’ın hazineleri ise isimlerinde gizlidir. Çünkü mükemmel benzersiz gizli bir cemal kendi güzelliklerini aynada görmek ve güzelliğinin derecelerini şuurlu ve kendine âşık olanların gözleri ile de görünmek ve bilinmek ister. Bu da kendisinin isim ve sıfatlarını görerek eserlerini bilen, anlayan ve öven, takdir edenlerin varlığını gerektirir. Yüce Allah (c.c.) da kâinatı yaratarak kendi hazinelerini ortaya çıkartmıştır.
Allah (c.c.) Haşr sûresi, 24. âyette buyurmuştur ki: “O Allah yaratıcıdır, her şeyi yoktan yaratandır, her şeye sûret ve şekil veren odur. Bütün güzel isim ve sıfatlar ona âittir. Semâvat ve arzda bulunan her şey onu över, onu tespih ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih eder. O azizdir, izzet ve azamet sâhibidir. Her işi hikmetledir, her yaptığı şey ilim ve hikmetin gereğidir.”

KAPAT