Sıddîkâne Çıkılan Hak Yolda Nice Hikmetli Yıllara...
Penceremdeki Şafak
Penceremdeki Şafak

Işığa susamış, kapkaranlık hissiz bir dünya. Bütün bir beşeriyet, içinde bulunduğu çaresizlik karanlığında, inleyerek bekliyor. Sanki gece, vaktinin bir an önce dolmasını istiyor. Kâinat sessiz, bir nur ve bir yol göstericiye arzu, son haddinde.

Nasıl bir sabah bekliyordu âlemler? Nasıl bir ışık ki, kurtarsın bu zulmetten mahlûkatı. Bekleyenler sabırsızlık ve heyecan içinde.

Bu karanlıkta insanlık, hayatı hayat yapacak olan gaye ve idealden mahrum. İnsanlar ıssız çöllerde serap kovalar gibi yaşıyor. Karanlıklar, engin bir denizdeki yoğun dalgalar gibi dalga üstüne dalga, katlanarak zulmet kaplıyor her yeri. Susuzluk bütün çölleri kaplamış. Bir devir ki, adı “Câhiliye”. İman ve inancın karşıtı olan küfrün meydana getirdiği bir câhiliyet. Yaşanan ve yaşatılan çirkinlikler, kapkara bir tablo halinde resmediliyor.

Bir nûr doğmalıydı bu köhnemiş âleme, bir kurtarıcı gelmeliydi cihana ve nûru ile kurtarmalıydı mahlûkâtı. Beklemekteydi bütün yaratılmışlar, nûru ile geceyi gündüze çevirecek kurtarıcıyı. Bütün umutlar gelecek son kurtarıcıda. Bir türlü zaman geçmiyor ve sabah olmuyordu. Müjdeli akislerin belirtileri ile gönüller ufuktaki gelecek nûru bekliyor, gece karanlığındaki kıpırtılar, sökün edecek şafağın yaklaştığını söylüyordu sanki. Hadiseler O’nun geleceğini haber veriyordu.

Şafak sökmek üzere, karanlıklar, korku ve heyecan içinde hızla uzaklaşıyordu pencereden. Bir nûr doğuyor âlemlere, kâinatın var olmasına sebep, bir iftihar tablosu. Âlemlere rahmet, ilâhi bir lütûf, engin bir ihsan. Hikmeti öğreten bir öğretmen, Hakk’a vâsıl edecek rehber. İnsanlığa bir kurtarıcı ve bir güneş geliyordu. O nur, insanlığa Allah (c.c.)’un âyetlerini okumak, mucizelerini gözler önüne sermek ve insana kendi mahiyetini öğretmek için geliyordu. O’nun sayesinde beşeriyet, bütün kirlerden arınarak tertemiz hâle gelecek, bedene ait süfliyattan kurtularak kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltecekti. O, insanlara kitap ve hikmeti öğretecek, insanlıkta kitap ve hikmetin ışıktan dünyasında kendini bularak, ukbâya uyanacak ve ebedileşme yoluna girecekti. Zaman geldi ve birden karanlıklar kayboldu ve kâinat nûr ile doldu. Çünkü beklenen nûr gelmiş sabah olmuştu.

Sabahın gelişi ile güller bir başka açmıştı rengârenk. Bülbüllerin ötüşü bir müjde veriyordu sanki. Bütün mahlûkat sevinç içindeydi. Gökte melekler sema ediyordu. Bütün yaratılmışlar birbirini müjdeliyordu. Zira gelen, âlemlerin sonsuz nûru Muhammed Mustafa (s.a.v) idi. On sekiz bin âlemin sultanı, insanlığın kurtarıcısı gelmişti. Bizlere ne büyük bir ilâhi ihsandı O’nun gelişi.

Yâ Resûlallah senin gelişinle ve senin ümmetin olmakla şereflendik. Senin nûrunla aydınlandık. Senin getirdiğin Kur’an’la senin öğretmenliğinde öğrendik. Senin nakkaşlığınla nakşolunduk. İyi ki, geldin Yâ Resûlallah!

Yâ Resûlallah şefaat bize,

Gelişin oldu hidâyet bize.

Ey Hak habîbi yüzünü göster,

Cümle ümmetin hep seni özler.

KAPAT