Sıddîkâne Çıkılan Hak Yolda Nice Hikmetli Yıllara...
En Sevgili!
En Sevgili!

“O’nun toprağına doyunca

Aramasalar, koklamasalar

Miskleri, amberleri…

Ne olur koklamasalar

O’ndan gayrı gülleri

O’nun kokusunu duyduktan sonra.

O’nun kokusuna doyduktan sonra..”

Babasının, en Sevgilinin, Amine’nin rüyası, İbrahim’in duası, âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebî’nin bu dünyayı terkinin ardından yüreğinden dökülen sözlerdi bunlar Fâtıma’nın… “Ahmed’siz Günler”… Bir evladın babasına yanışından çok daha ötesindeydi Fâtıma’nın yangını. O’nun kokusunu duyduktan sonra, O’nunla bir kere göz göze geldikten sonra “Fâtımam” hitabına mazhar olup “Babacığım” diye boynuna sarıldıktan sonra dayanmak kolay olur muydu O’nsuzluğa… Dayanamadı Fâtıma …

 

*****

“Ey Allahım selamımı Resulüne ulaştıracak kimseler yok. O’na selamımı Sen ulaştır!”

Bir duaydı bu. En içten, en masum bir dua. Belki de bu samimiyetti, Resule ashabla otururken “ve Aleyhisselam” cevabını söyleten. Az sonra şehit olacağını bilen Hubeyb’in duasıydı bu. Ebu Süfyan ve arkadaşları kendisini dininden döndürmeye çalışırken Hubeyb’in bir tek arzusu vardı. Allah’ın sevgilisine, sevgililer sevgilisine son bir selam göndermek. Selam gönderecekti ama kiminle? Yanında bir tek Müslüman yokken kim iletirdi kardeşinin bu son arzusunu… Gözlerini semaya kaldırdı ve sadece istedi.

 

*****

“Günler ne günlerdi Ya Muhammed

Çağlar ne çağlardı

Sen dünyaya gelmeden

İnananların vardı.”

O yeryüzünde dolaşırken O’nu görmeden âşık olan müminler… Karenli Üveys, hasta annesine bakan Üveys. Mecnun zannedilen Üveys. Mecnundu evet. O’nu görebilmek için annesinin iznini alınca yollara çıkan ama gözlerini gözlerine değdiremeyen Üveys. Uhud savaşında mübarek dişlerinin kırıldığını duyunca bütün dişlerini hiç düşünmeden kıran Üveys. Allah Resulü bu acıyı duyarken ben nasıl rahat olurum diyen Üveys. Ömrünün sonuna kadar O’na olan hasretini en sevgilinin yolladığı mübarek hırkayla gidermeye çalışan Üveys.

 

Bilal sustu… Üzerine konulan kızgın taşlar, demirden saçlar, çölün yakıcı sıcağı, kollarından atların arkasında sürüklenmeler susturamadı Bilal’i. “Eşhedü enla ilahe illallah Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.” diye hep haykırdı Bilal; ama sonra sustu Bilal. En Sevgilinin vefatından sonra Resûlullahın müezzini ezan okuyamadı bir daha. Ne zaman teşebbüs etse “Muhammed-ür Resûlullah” demeye dizleri üzere çöküp kendinden geçti Bilal.

 

*****

Gözlerine uyku girmiyordu. Nasıl uyuyabilirdi ki? Âlemlerin bile misafir etmekte âciz kaldığı Zât onun evindeydi. Hakkını nasıl verecekti bu ayrıcalığın? “Ya Resûlallah üst kata buyursanız” diye ısrarcı olmuştu ama En Sevgili bunu kabul etmemişti. Uyuyamıyordu Ebu Eyyüb El-Ensâri. Sağa sola dönerken toz kaldırıp Resulü rahatsız ederim endişesiyle gözüne uyku girmedi aylarca. Resulle evini paylaşandı O. Ensardan en şanslı, en çok imrenilendi O.

 

*****

Onlar peygamber âşıklarıydı. Onlar kimin ne için sevileceğinin, sevgiye en layık olanın, En Sevgilinin kim olduğunu anlamış O’nu hak ettiği gibi sevmeyi becerebilmişlerdi. Onlar uyurken, uyanıkken, şehid edilirken, işkenceler altında kanlı yaşlar dökerken, “Anam, babam, canım Sana feda olsun Ya Resûlallah!” diyenlerdi. Diyor ya bir şair;

“Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

O mücella çehreni izleseydim ebedi

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım.”

Keşke. Keşke biz de bir gölge kadar yakınında durabilseydik. Şöyle kalabalık arasında mesela Medine’de O’nun gelişini bekleyen bir göz de bizim olsaydı. Şu karşımızdan gelen O olsaydı. Kafamız karıştığında danışabilseydik O’na. Ne yapacağımızı bilmediğimizde yolumuzu O gösterse, O’nun nefes aldığı havadan nasiplenmek bir parça da bizim payımıza düşseydi. Bir baksaydık gül yüzüne.

O’nun kokusunu bir duysaydık

O’nun kokusuna bir doysaydık

Ahmed’siz günlere dayanmak

Daha kolay gelirdi bu yüreklere…

Rabia GÜNDOĞDU

KAPAT