Sıddîkâne Çıkılan Hak Yolda Nice Hikmetli Yıllara...
Dört Halife Sevgili Peygamberimizle (s.a.v.) Nasıl Tanıştılar?
Dört Halife Sevgili Peygamberimizle (s.a.v.) Nasıl Tanıştılar?

Âlemlere rahmet Efendimiz ve O’nun pâk ehline, ashabına selâm olsun. Efendimizin dîn-i mübîni insanlığa tebliğ ederken en büyük yardımcısı ashâb-ı kirâm olmuştur. Yüce Allah, peygamberimizi ve ashâbını ne güzel tasvir etmiş; “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur: İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vâdetmiştir.[1] Ashâb-ı kirâm içerisinde de cennetle müjdelenen dört halifenin özel bir yeri vardır. Bazı müfessirler bu ayette ashabı tavsif eden özelliklerin dört halife için indiğini ifade ederler. Peki, onlar Peygamber Efendimizle nasıl tanışıp O’nu nasıl sevmişlerdi? Hz. Ebubekir, daha Müslüman olmadan önce çok tesirinde kaldığı bir rüya görmüştü. Gökten dolunay inip, Kâbe-i Muazzama’ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti.  Hz. Ebubekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mâni olmuştu. Sabahleyin heyecanla uyanan Hz. Ebubekir, hemen bir Yahudi âlimine gidip, rüyasını anlattı. O da dedi ki: “Bu rüya karışık rüyalardan biridir. Bunun tabiri yapılamaz.” Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rüyanın tabirini düşünüyordu. Bir zaman sonra ticaret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîra’ya rüyasını anlattı. Rüya Bahîra’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Hz. Ebû Bekir’e sordu: Sen nerelisin? Kureyş’tenim. Tamam. Şimdi rüyanı tabir edeyim. Mekke’de, bu kavimden bir peygamber gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken O’nun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!. Hz. Ebubekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle devam etti: Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na iman et! Hz. Ebubekir bu tabiri kimseye anlatmadı. Peygamber Efendimiz, peygamberliğini tebliğe başlayınca sordu: Peygamberlerin, peygamber olduklarına dair delilleri vardır. Senin delilin nedir? Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Peygamberliğime delil, o rüyadır ki, bir Yahudi âliminden tabirini istedin. O âlim, “Karışık bir rüyâdır, itibar edilmez” dedi. Sonra râhip Bahîra, doğru tâbir etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü Teâlâya ve Resûlüne iman etmeye davet ederim. Bunun üzerine, Hz. Ebubekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zira hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibadet etmek akıllıca bir iş değildir. Bu kadar muazzam bir kâinatın bir yaratıcısı olması lâzımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed (SAV)’e anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim. Zira olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemeyen bir kimsedir. Herkes O’ndan Muhammed-ül Emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim.” Resûlullah Efendimiz de, aynı gece, Hz. Ebubekir’i İslâm’a daveti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” demişlerdi. Hz. Ömer’e bakalım; O, cahiliye döneminde iken bir gün, Resûlullah Efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıkmıştı. Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Harâm’da namaz kılarken buldu ve namazın bitmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habîb-i Ekrem Efendimiz, El-Hâkka sûre-i şerîfini okuyordu. Hattaboğlu Ömer, Peygamber Efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi, sonradan şöyle anlatır: “Dinlediğim bu sözlerin belâgatine, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran olmuş, niçin geldiğimi unutmuştum. Bu hâdiseden sonra, kalbimde İslam’a karşı bir istek hâsıl oldu.” Bu hâdisenin, Hz. Ömer’in Müslüman olmasında mühim tesiri olmuştur. Çünkü kalbini yumuşatmış, Müslüman olmasına zemin hazırlamıştır. Hz. Osman’ın Müslüman oluşunu kendi dilinden dinleyelim; “Benim feraset sahibi olan bir teyzem vardı. Hastalandığında ziyaretine gitmiştim. Bana dedi ki: Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin ki, o sâliha birisi olacak. Ayrıca bu kız, Peygamber kızı olsa gerek. Ben teyzemin bu sözüne çok hayret ettim. Çünkü peygamber olarak bildiğim kimse yoktu. Hiç ortada böyle bir şey yok iken, teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Şunu da biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi. Benim hayretler içinde kendisine baktığımı görünce konuşmasına şöyle devam etti: Merak etme, O kimseye Cenâb-ı Hak’tan vahiy gelmeye başladı. Sen O’nu bulmakta güçlük çekmeyeceksin! Ey teyzem, hep sır olan şeyler söylüyorsun. Beni meraklandırıyorsun. Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar. Muhammed bin Abdullah’a peygamberliği bildirildi. Artık halkı hak dine davete başladı. Çok zaman geçmez ki, sen O’nun dinine girer kurtulursun. O’nun dini, bütün âlemi aydınlatacaktır. Bu mesele benim zihnimi çok meşgul etmeye başladı. Her önemli meselede fikrini aldığım, Hz. Ebubekir’e koştum. Teyzemin söylediklerini kendisine aynen bildirdim. Bana dedi ki: Teyzen doğru söylemiş. Yâ Osman, sen akıllı adamsın. Hiç görmeyen, işitmeyen, fayda veya zarar veremeyen şeye nasıl tapınılır? O nasıl ilâh olarak kabul edilir? Yâ Ebâ Bekir, doğru söylüyorsun. Ben de bu mantıksızlığın farkındayım. Fakat çare bulamamıştım. Merak etme, artık bize hak yolu gösteren zât geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim. Gel seni de huzuruna götüreyim, sen de iman et! Beraberce Resûlullahın huzûruna vardık. Bana buyurdu ki;Yâ Osman, Hak Teâlâ seni Cennete misâfirliğe davet eder. Sen de bu daveti kabûl et! Ben bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim.” Resûlullahın, güleryüzle gâyet samîmî bir şekilde yaptığı bu davet üzerine, hemen büyük bir şevkle kelime-i şehâdet getirip, Müslüman oldum.” Son olarak Hz. Ali’ye bakalım; Hz. Ali, Resûlullah efendimizin amcasının oğludur. Hâne-i saâdette büyümüştür. 10-12 yaşlarında iken, birgün Resûlullah ile Hz. Hatice’nin beraber namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra Resûlullaha sordu: Bu nedir? Bu Allah-ü Teâlâ’nın dinidir. Seni bu dine davet ederim. Allahü Teâlâ birdir, ortağı yoktur. Lat ve Uzza isimli putları terk etmeni emrederim. Önce babama bir danışayım. İslam’a gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme! Hz. Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzuruna gelerek dedi ki:” Yâ Resûlallah! Bana İslam’ı bildir.” O da böylece Müslüman oldu. Müslüman olanların üçüncüsü, çocuklardan ise birincisidir.

 

Muhammet GÜNDOĞDU

[1] Fetih Sûresi, 29

KAPAT